,
,
,
Daha ilkin asla gezi etmeyi düşünmediğimiz, hafızamızda bile olmayan bir ülkeye gittik bu kez. Schengen vizesi sen nelere kadirsin… Yeni aldığımız vizelerle giriş noktamız olarak Lüksemburg’u seçtik. Gitmişken “niçin başka bir ülke de görmeyelim?” diyerek rotamızı Belçika’ya da uzattık. Bu yazının mevzusu olan ilk durağımız Lüksemburg’a adım attığımızda, şehrin hem minik hem de büyüleyici yapısı derhal dikkatimizi çekti. Avrupa’nın en güzel balkonu olarak da vasıflandırılan Lüksemburg Büyük Dükalığı’nın başkenti Lüksemburg’u adım adım keşfe çıktık. Ve şimdi, dünyanın en varlıklı ve Avrupa’nın en pahalı ülkelerinden birinin başkentinde geçirdiğimiz güzel bir günü anlatmaya geldi sıra. Hadi başlamış olalım!

Yeni Ülke Heyecanı
Yolculuğumuz İstanbul Havalimanı’ndan başladı. Ortalama 2 saat 40 dakika devam eden bir uçuşun arkasından Lüksemburg’a ulaştık. Havanın açık olması ve gökyüzünün maviliği, Orta Avrupa semalarında uçağın penceresine benzeri olmayan bir görünüm sundu. Avrupa’nın çatısı olarak vasıflandırılan Alp Sıradağları’nın bembeyaz zirvelerini metrelerce yükseklikten seyretmek ise ayrı bir keyifti.
Rüzgarlı bir günde Lüksemburg Findel Havalimanı’na inişimiz, doğrusu kısa süreli bir adrenalin yaşattı. Pistle neredeyse buluşmak üzereyken uçağımız tekrardan havalandı ve Lüksemburg üstünde bir tur daha attı. Kaptan pilotun, operasyonel nedenlerle inişin yine deneneceğine dair yapmış olduğu anonsun arkasından her neyse ki ikinci denemede sorunsuz ve oldukça rahat bir iniş gerçekleştirdik.
Bizim Büyük Vize Sorunumuz
Lüksemburg Findel Havalimanı da tam beklediğimiz şeklinde oldukça minik bir havalimanı. İlk adımda gümrüğe doğru yürüdüğümüzde, bizi görevliler gümrük memurlarının bulunmuş olduğu alana geçmeden ilkin Avrupa Birliği’nin bir süredir uygulamaya koyduğu ve bu yıl nisan ayından itibaren tüm Schengen bölgelerinde devreye alınması planlanan Elektronik Giriş-Çıkış Sistemi (EES) ile tanıştırdı.

Bir Türk görevli bizi kiosklara yönlendirdi. Burada Türkçe dil seçeneğiyle beraber pasaportunuzu dijital olarak okutuyor, parmak izinizi veriyor ve yüz taramasından geçiyorsunuz. Arkasından ülkeye geliş amacınız, ne kadar süre kalacağınız, masraflarınızı iyi mi karşılayacağınız ve harcamalarınızı nakit mi yoksa kredi kartıyla mı yapacağınız şeklinde çeşitli ve bizim açımızdan son aşama gereksiz soruları yanıtlıyorsunuz.
Kiosklardan onay aldıktan sonrasında işlemin bittiğini sanıyorsunuz; sadece bu kez de geçişlik kontrolü için tekrardan gümrük memurlarına yönlendiriliyorsunuz. Şu demek oluyor ki süreç ikinci kez, daha klasik bir halde tekrarlanıyor.

Gümrük memuru dönüş biletimi ve otel rezervasyonumu sordu, geliş amacımı öğrenmek istedi. Eşimle gezinsel amaçlı geldiğimizi söyleyip rezervasyonlarımı gösterdim. Her neyse ki sempatik bir işgören karşımdaydı; “iyi eğlenceler” diyerek pasaportumu damgaladı ve ülkeye sorunsuz bir halde giriş yaptık.
Burada minik bir eleştiri yapmadan geçmek zor. Esasen başlı başına koca bir dosyaya dönüşen vize müracaat belgeleri, banka dökümleri ve evrak süreçleri yetmezmiş şeklinde, bu çift aşamalı denetim sistemi insanı ister istemez düşündürüyor. Dünyanın bu kadar sınırlarla, prosedürlerle ve izinlerle bölünmüş olması, gezi özgürlüğünün aslına bakarsak ne kadar sınırı olan bulunduğunu hatırlatıyor. Oysa dünya hepimizin; fakat gerçekler ne yazık ki daima bu şekilde değil… Ümit ederim bu tür uygulamalar sonlanır ve mevcut politik atmosfer kısa sürede pozitif yönde yönde değişmiş olur.
Parasız Ulaşım
Havalimanı binasından çıktıktan sonrasında ilk olarak bizi kent merkezine ulaştıracak otobüslerin bulunmuş olduğu durağa doğru yürüyoruz. Lüksemburg’da konaklamayacağımız için, buraya ulaşmadan önce şehri günübirlik gezmeyi ve akşam trenle Brüksel’e geçmeyi planlamıştık.
Planımıza sadık kalmak ve bavullarımızı gardaki emanete bırakıp şehri daha rahat gezebilmek için, havalimanından direkt kent garına giden 29 numaralı otobüsü beklemeye başlıyoruz. Otobüs tam zamanında geliyor.

Yeri gelmişken açıklayalım: Lüksemburg’da kent içi ulaşım tamamen parasız. Otobüs, tramvay ve trenler, yalnızca ülke vatandaşları için değil, bizim şeklinde turistler için de ücretsiz bir şekilde hizmet veriyor. Bu varlıklı ülke, ulaşımı bir imtiyaz değil, kamusal bir hak olarak sunuyor.
Ek olarak gözlemlediğim kadarıyla şehirdeki otobüslerin tamamı elektrikli. Otobüsler, Lüksemburg’da değişik ulaşım operatörleri ve hatlarına nazaran renklendirilmiş. Bu sayede, renklerine bakarak hangi otobüsün hangi hat ve bölgeye ulaştığını kolaylıkla anlayabiliyorsunuz. Kısacası daha ilk adımda, ulaşım mevzusunda oldukça gelişmiş bir ülkede olduğunuzu fark ediyorsunuz.

Lüksemburg Büyük Dükalığı, Batı Avrupa’da Belçika, Fransa ve Almanya içinde yer edinen, minik yüzölçümüne karşın ekonomik gücüyle öne çıkan bir ülke. Başkenti Lüksemburg olan ülke, anayasal monarşi ile yönetiliyor. Devletin başlangıcında Büyük Dük Henri, hükümetin başlangıcında ise Başbakan Luc Frieden bulunuyor. Ortalama 650 bin kişiden oluşan nüfusunun neredeyse yarısını yabancıların oluşturduğu Lüksemburg, bu yönüyle oldukça kozmopolit bir yapıya haiz.
Şehri Keşfederken
“Gare Central” durağına geldiğimizde otobüsten inip hızlıca gara geçiyoruz. Bavullarımızı emanete bırakıp nihayet kent turuna başlıyoruz.

Bir yanda bahar güneşi, bir yanda rüzgar… Avrupa, kışın kalınca örtüsünü üstünden atmak için çok istiyor sanki. Bizlere nazaran hava hala serin; montlarımızı çıkarmadan dolaşıyoruz. Sadece pürüzsüz ve güneşli gökyüzünü görenler çoktan kısa kollularla, ince giysilerle caddelere ve parklara çıkmış bile. Koşuyorlar. Evet, klasik bir Avrupa kent yaşamı, her tarafta koşuya çıkmış insanoğlu görüyoruz.
Azca güneş gören bir ülkenin insanları olarak, kimileri de parklardaki ahşap şezlonglara uzanmış, güneş ışığından faydalanmaya çalışıyor.
Bu şehrin caddelerinde yürürken çizgilerin nerede başlayıp nerede bittiğine de dikkat etmek gerekiyor. Bundan dolayı neredeyse tüm caddelerde bisikletler için ya hususi bir yol yapılmış ya da kaldırımlarda ayrı bir şerit ayrılmış. Her an bir bisikletle karşılaşmamak için, bilhassa yürürken ve karşıdan karşıya geçerken dikkatli olmanız gerekiyor.
Bisiklet burada bir hobi aracı değil; günlük yaşamın bir parçası. İşe, eve, parka bisikletiyle giden pek oldukça insan yanımızdan geçiyor. Öyleki ki trafik ışıklarında bile bisikletli figürlere yer verilmiş.

Şahıs başına düşen ulusal gelirin 125.000 – 130.000 Euro civarında olduğu bu ülke dünyanın en varlıklı ülkeleri içinde yer alırken, hem de Avrupa’nın en pahalı yaşam koşullarına haiz ülkelerinden biri. Ülkede Lüksemburgca, Fransızca ve Almanca olmak suretiyle üç resmi dil konuşulurken, İngilizce de yaygın olarak kullanılıyor. Ülkede bilhassa Portekiz, Fransa ve Almanya kökenli topluluklar ön plana çıkıyor. Lüksemburgca en yoğun olarak ülkenin kuzeyinde ve kırsal bölgelerinde konuşuluyor.
İlk Durak Zamanı Köprü ve Altın Hanım Anıtı
İlk geldiğimiz nokta, şehrin en mühim zamanı yapılarından kabul edilen La Passerelle (Viaduc Köprüsü) oluyor. Metrelerce yükseklikte durup, şehrin organik dokusunu, zamanı yapıları ve yükselen çağdaş kulelerini izlemeye koyuluyorum. Aşağıda nazikçe süzülen Alzette Nehri akıyor. Sakinlik ve rahatlık, rüzgarla beraber yüzüme çarpıyor. Lüksemburg’un hem tarihini hem de çağdaş yüzünü aynı anda sezmek mümkün.
La Passerelle, ya da öteki adıyla Lüksemburg Viyadüğü, şehrin en etkisi altına alan zamanı köprülerinden biri. 1859–1861 yılları aralığında inşa edilen bu taş köprü, başkent Lüksemburg’un üst kent (Ville Haute) ile Grund vadisi arasındaki bağlantıyı sağlıyor.

Bizi günümüzden Orta Çağ’a götürmüş olan manzaralar eşliğinde bulgu adımlarımıza devam ederken, bir sonraki durağımız olan ve yakın dönem savaşlarında yaşamını kaybeden Lüksemburgluları anmak için inşa edildiğini öğrendiğimiz Monument of Remembrance (Gëlle Fra) doğrusu Altın Hanım Anıtı’nın bulunmuş olduğu alana geliyoruz.
Vadinin derhal kıyısında bulunan anıt, 1923 senesinde I. Dünya Savaşı’nda yaşamını kaybeden Lüksemburglu askerler anısına yapılmış. Sonrasında II. Dünya Savaşı ve Kore Savaşı’nda yaşamını kaybedenler de bu anıya dahil edilmiş. Anıtın zirvesinde, özgürlüğü ve zaferi simgeleyen, elinde defne yapraklarından oluşan bir zafer çelengi tutan hanım figürü yer ediniyor. Bu heykel; özgürlüğü, direniş ruhunu ve ulusal hafızayı temsil ediyor.

Şehrin Kalbine Doğru
Anıtın bulunmuş olduğu alanda, vadinin karşı kıyılarını da içine alan zamanı yapıların eşlik etmiş olduğu muhteşem bir görünüm bizi karşılıyor. Bir süre burada fotoğraf ve video molası verdikten sonrasında şehrin kalbine doğru yürüyüşümüze devam ediyoruz. Kısa bir süre sonrasında ise şehrin en hareketli noktalarından kabul edilen Place d’Armes meydanına ulaşıyoruz.
Lüksemburg’daki toplumsal yaşamın en canlı merkezlerinden kabul edilen bu alan, kafe, restoran ve barlarla çevrili. Bilhassa yazları meydandaki etkinlik alanında çeşitli konserler ve müzikli etkinlikler düzenlendiğini öğreniyoruz.

Bir başka meydana geçiyoruz. Bu kez geldiğimiz yer, zamanı dokusunun daha ön planda olduğu şehrin bir öteki popüler meydanlarından kabul edilen Place Guillaume II (Knuedler).
William II heykeli ve Luxembourg City Hall şeklinde zamanı yapıların bulunmuş olduğu bu alanda; yeme-içme mekanlarının yanı sıra et ve süt ürünlerinin satılmış olduğu minik bir pazar kurulmuştu.
Buradan devam edip Lüksemburg Büyük Dükü’nün resmi konutu olan Palais Grand-Ducal’ı fotoğraflıyoruz. Rönesans dönemine ilişkin, Gotik mimari etkisinde bırakır taşıyan bu yapının bilhassa taş işçiliği ve kuleleri oldukça dikkatimizi çekiyor.
Kısa Bir Mola
Birazcık mola vermek için Golden Bean adlı bir kahve dükkanına uğruyoruz. Nefis kruvasanlarını tadarken, her yurt dışı seyahatimde yaptığım şeklinde satın aldığım günlük gazetelerin renkli sayfalarına dalmayı da dikkatsizlik etmiyorum.
Her ne kadar aldığım gazetenin dili Fransızca olsa da ülkemizin bulunmuş olduğu coğrafyada derinden hissettiğimiz hadiselere hem fiziken hem de mecazen daha mesafeli bakmanın iyi mi bir his bulunduğunu düşünmeden edemiyorum.

Kahve molamızı verdiğimiz mekan da dahil olmak suretiyle, bir şeyler satın aldığımız öteki işletmelerde de güler yüzle ve kibar bir “bonjour” ile karşılandığımızdan anlatmak isterim. Burada ilk selamı çoğu zaman müşteriden ilkin işletmeciler ve çalışanlar veriyor. Önyargıların aksine, soğuk ve mesafeli bir yaklaşım sergileyen neredeyse asla kimselerle karşılaşmıyoruz.
Şehrin caddelerinde insanları gözlemleyerek gezmeye devam ediyoruz. Caddelerde ve kaldırımların kenarlarında sigara izmaritlerinin fazlalığı dikkatimizi çekiyor. Fransız kültürünün etkisinden olsa gerek, sigara kullanımı oldukça yaygın; doğal elinde kahve bardağıyla dolaşan insanoğlu da gözden kaçmıyor.
Bununla beraber, bazı kaldırımlarda çöplerin varlığı, ezberimizdeki “Avrupa şehirleri daima tertemizdir” algısına karşıtlık oluşturuyor.

Şehirde oldukça sayıda göçmenin yaşadığını gözlemliyorsunuz ve belirli sektörlerde, bilhassa hizmet sektöründe bir tek göçmenlerin çalıştığına direkt şahit oluyorsunuz. Bunun yanı sıra, dilenen ve evsiz insanlara da rastlıyoruz.
Dünyanın en varlıklı ve refah seviyesi en yüksek ülkelerinden kabul edilen Lüksemburg’da bu manzaralarla karşılaşmak, mevcut egemen sistemleri ve küresel eşitsizlikleri tekrardan sorgulamanıza niçin oluyor.
Avrupa’nın En Güzel Balkonunda Yürüyüş
Lüksemburg’da gezmeyi en oldukça öğrenmek istediğimiz, zamanı ve nostaljik dokusuyla öne çıkan Grund Vadisi’ne doğru yöneliyoruz. Chemin de la Corniche adlı, Eski Şehir bölgesinde yer edinen zamanı surların ve yürüyüş yolunun bulunmuş olduğu alana geliyoruz.
“Avrupa’nın en güzel balkonu” (her ne kadar bu tarif Avrupa’nın değişik noktaları için de kullanılsa da) olarak vasıflandırılan bu yürüyüş yolunda dolaşmak; metrelerce derinlikteki vadiyi, Alzette Nehri’ni ve dere çevresinde kurulu Grund mahallesinin eski taş yapılarını seyretmek hakikaten oldukça keyifliydi.

Şehrin en gezinsel bölgelerinden kabul edilen bu alanda sık sık fotoğraf molası veriyoruz. Gene bu yürüyüş yolu üstünde bulunan bir bira bahçesine uğramayı planlamıştık; sadece mekanın bulunmuş olduğu alanda yaz hazırlıkları kapsamında tadilat yapıldığını görünce tercihimizi başka bir yerden yana kullanıyoruz.
Unutmadan açıklayalım, Lüksemburg biralarıyla da meşhur Avrupa şehirlerinden biri.
UNESCO Kültür Mirası
Casemates du Bock, muhteşem panoramik manzaralar sunan ve şehrin en mühim zamanı noktalarından biri olarak öne çıkıyor. Bu alan hem de, şehrin yer altı tünellerini ve sığınaklarını da bünyesinde barındırıyor.

Vadinin sunmuş olduğu organik ve fiziki koşullar, 17. yüzyılda şehrin savunması için büyük bir avantaja dönüştürülmüş; burada kurulan müdafa sistemleri yardımıyla Lüksemburg uzun seneler süresince “Kuzeyin Cebelitarık’ı” olarak anılmış.
UNESCO Dünya Mirası Sıralaması’nde yer edinen bu zamanı yer altı tünelleri, bizim şeklinde şehri ziyaret eden turistlerin de en yoğun ilgi gösterdiği noktalardan biri.
Lüksemburg’da Yaşayan Birinin Bakış açısından
Fotoğraf çekimi esnasında burada iki Türk genç arkadaşla tanışıyoruz. Biri ortalama beş senedir Lüksemburg’da yaşayan Halil, diğeri ise bizim şeklinde şehri keşfetmeye gelmiş bir seyyah. Turistlerin oldukça sık tercih etmediği bir ülke olması sebebiyle sohbetimiz, “Yolunuz buraya iyi mi düştü?” sorusuyla başlıyor.
Arkasından Halil’e Lüksemburg’da yaşamaktan memnun olup olmadığını soruyoruz. Cevabı oldukça dengeli ve gerçekçi: “Her şey tamamen kişisel tercihe bağlı” diyor ve ekliyor: “Beş senedir buradayım. Sakin bir yer. Ben tertipli ve rahat şehirleri seviyorum, o yüzden burada oldukça mutluyum. Burası hem de global firmaların merkezlerinin bulunmuş olduğu bir iş şehri. Maaşlar yüksek fakat yaşam da buna paralel olarak pahalı.”
Halil’in anlattıklarıyla şehrin ekonomik yapısı daha net şekilleniyor zihnimizde. Her gün çevre ülkelerden binlerce insanoğlunun trenle Lüksemburg’a gelip çalıştıktan sonrasında geri döndüğünü söylüyor. Konutların minik, kiraların ise oldukça yüksek bulunduğunu; birçok çalışanın tek odalı evlerde yaşadığını ekliyor. Buna karşılık iş imkanlarının fazla olması ve aynı iş için Brüksel şeklinde şehirlere kıyasla daha yüksek maaşlar sunulması, Lüksemburg’u cazip kılan en mühim unsurlardan biri.
Söyleşi ilerledikçe iş yaşamının toplumsal yönüne de değiniyor: “Perşembe günleri şirketlerin bir çok bir mekan kiralayıp yemekli etkinlikler düzenliyor. Bizim şirketimiz minik, 15–20 kişiyiz fakat bizde de genel anlamda cuma günleri benzer buluşmalar oluyor” diyerek iş-yaşam dengesine dair ipuçları veriyor.
“Eğlence yaşamı birazcık sınırı olan,” diye devam ediyor Halil, “fakat ulaşım oldukça rahat; trenle her yere kolayca gidebiliyorsun. Bir çok vakit dört gün çalışıyorsun ya da işini kısa sürede bitirip kendine vakit ayırabiliyorsun. Toplumsal haklar geniş ve buna hepimiz saygı duyuyor. Sokaklar da oldukça güvenli.”
Sözlerini ise minik bir tavsiyeyle bitiriyor: “Yazları burası oldukça daha canlı oluyor. Vadide fuarlar, festivaller ve etkinlikler düzenleniyor. Eğer yazın gelseydiniz, Lüksemburg’a dair izleniminiz oldukça daha değişik olabilirdi.”
Grund Mahallesi
Yürüdüğümüz zamanı yoldan bu kez geri dönerek, tepelerden vadinin en dip noktasında yer edinen Grund Mahallesi’ni keşfetmeye başlıyoruz. Burada da şehrin genelinde hissedilen o sakinlik ve seviye kendini derhal hissettiriyor. Şehrin eski kapıları ve sur yapıları, günümüze dek ayakta kalmayı başarmış ve oldukça iyi korunmuş hareketleriyle önümüzde yükseliyor.

Nehrin iki yakasını birleştiren köprü üstünden çektiğimiz enfes kareleri anı arşivimize ekliyoruz. Tarihle iç içe, butik bir yaşamın yargı sürdüğü bu mahallede kafeler, restoranlar ve barlar nehrin her iki yakasına sıralanmış durumda. Kış sonrası sakinliğini hala sakınan bu mekanlar, akşamüstüne doğru yavaş yavaş canlanmaya başlıyor.
Vadinin metrelerce yükselen dik yamaçlarında ise Kapadokya’yı çağrıştıran oyuklar ve yaşam alanları dikkatimizi çekiyor. Tabiat ile tarihin iç içe geçmiş olduğu bu görünüm, Grund’u şehrin en etkisi altına alan köşelerinden biri haline getiriyor.
Asansörle Vadiden Çıkış
Tren saatimiz yaklaştığından, mahalleden yavaş yavaş ayrılıyoruz. Bu kez bizi metrelerce yükseklikteki kent merkezine yürümeye zorlamayacak olan Ascenseur du Plateau Saint-Esprit adlı asansöre yöneliyoruz; şehirdeki en mühim ve çağdaş ulaşım araçlarından biri bu.

Tünelin içine giriyoruz ve duvarlarda şehirdeki yaklaşan etkinliklerin poster ve posterleriyle karşılanıyoruz. 65 metre yüksekliğe çıkaran asansör, hem yayalar hem de bisikletliler için tasarlanmış. Uzun bir mesafeyi yalnızca bir-iki dakikaya indiriyor.
Asansörle Plateau Saint-Esprit bölgesine ulaşıyor ve şehri geride bırakmak suretiyle, yine gara doğru kent caddelerinde yürüyüşe geçiyoruz.
Şehrin Çağıl Yüzü
Zamanı bölgeden uzaklaşıp, şehrin çağdaş yapılarının yer almış olduğu caddelerden yürüyerek gara doğru ilerliyoruz. Lüksemburg, yalnızca Avrupa’nın güzel manzaralarına değil, hem de Avrupa Birliği’nin mühim kurumlarına da ev sahipliği meydana getiren bir şehir. Türkiye’de de sıkça haber bültenlerinden duyduğumuz Avrupa Hakkaniyet Divanı başta olmak suretiyle, dünyaca meşhur yazılım ve teknoloji firmalarının merkezlerini barındırdığını hatırlatmak gerekir.

Lüksemburg’a Veda
Günübirlik bir ülkenin başkentini keşfetmek, zamanı ve kültürel noktalarına dokunmak ve arkasından yepyeni bir yol macerasına yelken açmak hakikaten coşku verici. Gare Central adlı Lüksemburg tren garına geldiğimizde, Fransızca meydana getirilen anonsları yansılamak ederek ve gardaki ekranlardan onlarca treni takip ederek zamanı hızlıca geçiriyoruz. Perona Brüksel treni yaklaştığında ise akşam yavaş yavaş şehre çökerken, Lüksemburg’a, hem başkente hem de bu değişik ve güzel ülkeye veda ediyoruz.

Teşekkürler Dünya!
,
,
,

,
Gezim, TÜRSAB’a kayıtlı bir gezi acentasıdır.
Belge no: A-8307
